20 Kasım 1960’dan, 20 Kasım 1962 yılına kadar Libya Büyükelçiliği’nde devlet müşavirliği görevinde bulundum. Hem Libya’yı, hem de Kuzey Afrika kuşağını tanımak, incelemek, araştırmak fırsatını buldum. Bu arada 30.08.1961 günü iki araba ile Fizan yolculuğuna çıktık. Yolculuğumuz Trablusgarp’tan (Tripoli) başladı. Bir hafta devam etti. Fizan’a giderken bâzı köy ve kasabalardan geçiyorduk. Bir kum fırtınasına tutulmuştuk. Kum tepelerinin yer değiştirdiğini gözlerimizle gördük. Hele o serap hâdisesi…

Bir köyde nurânî çehreli, âmâ bir zât-ı muhterem evinin gölgesinde belini duvara dayamış çocuklarla sohbet ediyordu. Daha önce bu zatın namını duymuştum. Halk arasında tanınan bir alimdi. Arabadan indik ve yanına yaklaştık.

“Selâmünaleyküm baba” dedim. Heyecanla oturduğu yerden toparlanarak.
“Aleynâ ve aleykümselâm ve Rahmetullâhi ve berekâtuhu ve mağfiretuhu” dedi. Türkçe olarak sordu.
“Siz kimsiniz?”
“Ben Ahmet, Türk sefâretinde müşâvirim.”
“Oh! Oh! Oh! Ne güzel! Ahmet Efendi! Bana yaklaş o mübârek elini uzat.”
“Estağfirullah” dedim. Yaklaştım, el tutuştuk, devam etti. “Sesinden yaşça benden küçük olduğunu anlıyorum; amma ben o mübârek eli öpmek istiyorum” dedi. Âniden elimi çekerek öptü. Ben de onu aynen taklit ederek elini öptüm. Sonra sordu: “Hangimiz kârlıyız?”
“Ben kârlıyım. Çünkü Fizan Çölü’nde Hak dostu muhterem bir büyüğümün elini öptüm” dedim. Âsâsını havaya kaldırarak, titreyerek ve ağlayarak:
“Hayır, hayır sen değil ben kârlıyım. Sen Fizan çölünde bir âmânın elini öptün, ben ise adaleti ile dünyayı süsleyen, muhabbet ve merhameti ile insanlığı kucaklayan, şân-ı şerefi yüce koca bir Osmanlı’nın elini öptüm.” dedi.
Yıl 1961 Fizan’dan Hak dostu muhterem bir zâtın mesajıydı bu.
Yıl 1983 Mısır Dışişleri Bakanı da şöyle diyordu:
“Anlaşılıyor ki; dünya en huzurlu dönemini Osmanlılar Dönemi’nde yaşamış.”
Osmanlı’nın idâresinde kalmış bir ülkenin bir bakanı da olaya aynı Libya’lı muhterem zât gibi bakıyordu.

Bundan beş yıl önce sayın Profesör İsmet GİRİTLİ Yunanistan seyahatinden bir hâtırayı naklediyordu:
“Bir Yunan subayı ile görüşüyordum. Bana aynen şöyle dedi: “İyi ki biz Bizanslıların idâresinde kalmamışız. Osmanlı’nın idâresine geçmişiz.”
Doğu Anadolu seyahatlerimin birinde yolum Sarıkamış’tan geçiyordu. Tugay Komutanı Yunus Paşa kendisini ziyaretimde şöyle bir olay nakletti:
“Albaylığımda Amerika’ya kursa gönderilmiştim. Kursta başka ülke subayları da vardı. Kanadalı bir albayla yakın bir dostluğumuz vardı. Bir akşam yanıma geldi. Çok hisli idi ve konuşmaya başladı.
“Aziz dostum ve meslektaşım. Bir müddetten beri okuduğum târihinizi bu akşam bitirdim. Ne mutlu sana ki böyle büyük bir milletin evlâdısın. Dünyanın neresine bir kazma vursak, Türk’ün, Osmanlı’nın kökenine rastlıyoruz. Ne ulu bir ağaç, ne üstün bir adalet, ne sevgi! Dünyada gerçek insanı arayanlar sizin târihinizi, medeniyetinizi incelemelidirler. Bizim Kanada’ya gelince; saksıda bir çiçektir. O da, köksüz dalı ile saksıya iliştirilmiş bir çiçek. Gel dostum, milliyetlerimizi değiş-tirelim.” dedi. Gözleri nemlendi ve boynuma sarıldı.”
Şimdi de Arnavut asıllı Kosovalı Ali Yakup Cenkçiler efendiyi dinleyelim:
“Ben Osmanlılar’ı nasıl sevmeyeyim ki; onlar gelmeseydi, bizler küfrün karanlığı içinde kalacaktık. Bizim memlekette Osmanlı ile din muhabbeti öyle mecz olmuştur ki, Osmanlı ile Müslümanlık, değişik lâfızlarla birbirlerinin yerine kullanılmıştır. Öyle ki, bâzen gayr-ı ihtiyârî olarak İslâm’ın şartı yerine –Türklüğün şartı kaçtır?– diye sorulur olmuş, cevâben de İslâm’ın şartları sayılmıştır. Ben her gün bir hatm-i şerif okusam, her nefeste –Yâ Rabbi! Bu kavme rahmet eyle!– diye duâ etsem, yine de Osmanlılar’ın haklarını ödeyemem.” Allah(c.c) cümle geçmişlere rahmet eyleye!..

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin